anime ve manga live action

Son dönemlerde sayıları bir hayli artan anime ve manga live action filmlerinin pek de olumlu yorumlar almadığı ortada. Peki neden başarılı bir uyarlama izleyemiyoruz?

Anime ve manga sektörünün artık çok büyük kitlelere ulaştığı ve ciddi boyutlarda hayranlara sahip olduğu bilinen bir gerçek. Sadece ana akım anime hikayeleri değil, Batılı ülkeler için kenarda kıyıda köşede kalmış denebilecek birçok seri dahi tüm dünyadan rahatlıkla kendine izleyici bulabiliyor. Durum böyle olunca da anime uyarlamaları film sektörü için bulunmaz bir fırsata dönüşüyor. Sonuçta elinizde bir hikâye var. Hazır karakterler zaten var. En önemlisi oturmuş bir kitlesi var. Bu durumun da cazibesine kimse itiraz etmez sanırım.
Death Note, Ghost in the Shell, Akira gibi kült yapımları düşünelim. Hatta son dönemlerde rahatlıkla en başarılı yapımlar arasına koyabileceğimiz Shingeki no Kyojin’i de göz önüne alalım. İlk anda aklımıza gelen yapımların çoğu beyaz perdeye uyarlandı ve korkunç derecede başarısız oldu. Shingeki no Kyojin’i hatırladıkça üzülüyorum hala. Eh, Netflix’in Death Note için en son yayınladığı fragman da ortada.

Peki Neden Live Action Uyarlamaları Bu Kadar Başarısız?

İzlediğiniz animeleri düşünün. Hatta rahatlıkla mangaları da bu kategoriye koyabiliriz. İlk sorun animelerdeki karakterlerle gerçek dünyadaki insanlar arasındaki görsel uçurum. Dragon Ball olsun, Shingeki no Kyojin olsun hatta Death Note olsun tüm bu karakterlerin kendilerine has çok spesifik görünüşleri var. Gerek saç stilleri olsun gerekse fiziksel yapıları olsun, bunların birebir karşılığını bulmak çok zor. Teknolojinin yardımıyla bu durum bir seviye ileri taşınsa da hala izleyicinin istediği tat yakalanamıyor. Fist of the North Star filmi bu konudaki en net örnek diyebiliriz. Yine Shingeki no Kyojin filmlerindeki oyuncularla animedekileri karşılaştırmıyorum bile. Hal böyle olunca da sevdiğimiz ve belki de o seriyi izlerken rahatlıkla empati yapabildiğimiz karakter bir anda yok oluyor. Bu da ister istemez seyircide bir tepki yaratıyor. Bu duruma ek olarak hikayeyi sinemaya uyarlayan yönetmen kendi yorumunu kattığı zaman ortaya neredeyse tamamen yeni bir karakter çıkıyor diyebiliriz.

Tabii ki yüzde yüz aynı görünüşe sahip birini bulmamız imkansız. Ancak Netflix’in Death Note’unu ele alalım. Oradaki Kira’yı düşünün ve hemen ardından animedeki Kira’yı düşünün. Yine benzer şekilde Misa’yı da bu kategoride değerlendirebiliriz. Daha en başından o karakterin en temel özellikleri ortadan kaldırılmış oldu. Sırf oturuşu aynı diye L’in karakteristik özellikleri aynı olmuyor.

Yerelleştirme Altında Hikayenin Özü Değiştiriliyor

Bir diğer sorun da hikayelerin uyarlanması sırasında yapılan değişiklikler ya da yerelleştirme oluyor. Neredeyse anime sektörünün tamamı Japonya’da üretiliyor. Kore ve Çinli yapımlar da var ancak Japonya’nın üstünlüğü tartışılamaz. Bu durumda da üretilen içeriklerin neredeyse tamamına yakını Japon kültürüyle iç içe geçmiş durumda. İster klasik Shonen hikayeleri olsun isterse de yaşamdan kesit kategorisine giren seriler olsun, Japonya’nın sahip olduğu değerlerle harmanlanmış oluyor. Bunu net bir şekilde hissedebiliyorsunuz. Örneğin ReLife gibi son dönemlerin en çok beğenilen yapımlarından biri Japon okul yaşamını mükemmel bir şekilde anlatıyor. Tamamen yeni bir evrende geçen hikayelerde bu kültürden tam olarak kopmuşluk olmuyor. Batılı yapımcılar bu tarz bir hikayeyi alıp uyarladığında ya da esinlenip yeni bir hikaye yarattığında da çok büyük ölçüde başarısız oluyor. Dragon Ball bu konuda verilebilecek iyi bir örnek. Belki de orijinal animenin yaratıcısının bu tarz yapımlarda yer alması, yer alıyorsa da çok daha aktif bir rolde olması orta yolu bulmak için bir başlangıç olabilir.

anime ve manga live action

Yine benzer şekilde yönetmen seçimleri ve hikayeye saygı duyulmaması da sorun yaratan bir nokta. Bunu ne yazık ki hem Japon hem de Hollywood uyarlamalarında acı bir şekilde tecrübe ettik. Bu kadar büyük bir hayran kitlesi olan bir yapımı kabullenmek yerine Amerika’yı yeniden keşfetmek isteyen yönetmenlerin kendi yorumları hikayeyi olumsuz yönde etkiliyor. Bazen ortaya anlatılacak yeni bir senaryo çıksa da ne tamamen orijinal olabilmiş bir yapım ne de aslının tüm havasını yansıtan bir film ortaya çıkıyor. Sadece arada bir yerde kalmış ne olduğu belli olmayan bir film yapılmış olunuyor. Yönetmenler konusunda verebileceğim en güzel örnek M. Night Shyamalan’ın The Last Airbender’ı sanırım. Yine Shingeki no Kyojin’deki yapılan değişiklikler de inanılmaz derecede faciaydı. Bu yüzden yönetmenlerin ellerindeki hikayeye zorunlu tutulması gerektiğini düşünüyorum. Tabii ki yüzde yüz bir hikaye uyumu da beklemiyorum. Ancak yerelleştirme amacıyla yapılan değişiklikler veya yönetmenin bağımsız olarak aldığı kararlar ortadaki hikayeyi silip atabiliyor.

Son olarak CGI ve bütçe konusuna değinmek istiyorum. Birçok popüler anime serisi fantastik ögelere sahip. Bleach, Fullmetal Alchemist, Naruto, One Piece gibi yapımlarda teknolojiyi sonuna kadar kullanmak gerekir. Zaten Aralık 2017’de çıkması beklenen Fullmetal Alchemist’in Al’i tamamen CGI kullanılarak yapıldı. Durum böyle olunca da bütçe sorunu ortaya çıkıyor. Düşük bir bütçeyle yapılan shonen uyarlamaları başarısız olmaya mahkum kalacak gibi gözüküyor.

Çok sevilen animelerin sinemaya uyarlanması ne yazık ki son birkaç yılda olumsuz örneklerin ağır bastığı şekilde çok arttı. Animeyi sevme sebebi olan özelliklerin neredeyse hepsi bu projeleri bir şekilde görmezden gerildi. Gişede belirli bir hasılat elde edilse de bu filmin başarısından çok uyarlanılan animenin hayranlarından dolayı oldu. Hal böyle olunca da beyaz perde uyarlamaları için daha çok çalışılması lazım. Tüm bunlara rağmen de Fullmetal Alchemist için hala umut besliyorum. Bakalım neler olacak.