‘Hey. Şiyar ben. Şiyar Şahin. Bu yazıyı hangi cihazda okuyorsanız… bunun normal ruhsuz bir eleştiri yazısı olmayacağını size garanti edebilirim. Hafiften depresif ve online. Başlıyorum.’

Diziyi herkesin duyduğunu biliyoruz artık. 13 Reasons Why lafını işitmeyen kalmamıştır. Haliyle üzerine milyon defa yazıldı ve çizildi. Spoiler miktarını minimumda tutacak bir yazı olacak. Hala izlemeyenler adına onların neyi beklediğine dair bir ufuk çizgisi çizmek ve izleyenler için de yeni bir bakış açısı yaratmak olacak amaç. Çünkü bu yazının diğerlerine göre farkı kişisel olarak yazılacak bir yazı olmasıdır. Hannah Baker’ın yaşadığı şeylerin neredeyse yüzde 80’ini son aylarda yaşamış bir insanın kaleminden dinleyeceksiniz.

Hannah Baker’ın Duygusal Çıplaklığı

İntihar insan hayatında sürekli olmuş olan ve olmuş bir olgudur. Rock yıldızlarından, bilim adamlarına birçok isim hayatını sonlandırmayı bu şekilde seçmiştir ve biz de zaman zaman onların hikayelerinin romantiklenmiş şekillerini izleyerek intihar kavramını hayatımıza tekrardan sokar, hüzünlenir, ertesi gün unuturuz. Bkz. Kurt Cobain: Montage of Heck, The Doors, The Imitation Game gibi. Ama bu dizinin bir özelliği var ki, kesinlikle ve kesinlikle unutturmuyor. Biraz bahsetmek gerekirse dizimizin baş karakteri 17 yaşında intihar etmeye karar veren Hannah Baker. Kendisi 13 tane kaset bırakıyor ardında. Her birinde ölümünden suçlu tuttuğu bir başka insanı anlatıyor. Bu kasetleri de adı Clay Jensen olan ve Hannah Baker’e aşık bir eleman ile birlikte bölüm bölüm biz de dinliyor ve kaçınılmaz sona ilerliyoruz. Dizi sürekli olarak geçmişe dönerek bize Hannah’nın hikayesini ayrıntılı olarak anlatırken bir yandan da şimdiki zamandaki yankılarını gösteriyor. Dizinin minimal özeti bu ve benim de söyleyeceklerim var.

Dizide konunun işlenişine hayran kaldığımı söylemem gerekiyor. 13 bölüm boyunca Hannah’nın ruhunun bazen basit bazen de zalimce olaylar ile giderek kararmasını izliyoruz. ‘Gözümün önünde eridi’ kavramını kafamıza kazıyor dizi öncelikle. Lise hayatını ve kafasını anlamanızı sağlıyor. Bu dizi ile ilgili duyacağınız olumsuz eleştirilerden biri ‘Ağbi çok erğgen yeaa’ olabilir. Ama zaten herkes ergen? Sonuçta lisedeyken şekil kasmak için yapmadığımız yoktu bence. Her gün başka ruh hali. Dünyanın en çirkin enstrümanını Hac’a gönderip, şükrettirecek iğrençlikte bir ses yüzünden kendinden tiksinmek falan. Dizide minimal olaylara verilen maksimum tepkilere saçma denemez o yüzden. Çünkü oluyor onlar. Hepimizin yaşadığı şeyleri izliyoruz. Dizi o yüzden herkese hitap ediyor. Hannah’nın hikayesini izlerken tüm çıplaklığı ile izliyoruz ruhunun soluşunu. Arkadaşları bazında, aşk hayatı bazında yaşadığı şanssızlıklar o kadar tanıdık ve bizden ki her bölüm sonrası o ne hissediyorsa aynı hissiyat ile kalıyoruz. Ayrıca dizi sizi sadece intihara giden yolda etkilemiyor. Arkada kalanların dramı ile paramparça edebiliyor. Clay de her bölümde giderek kendisini kaybediyor. Her kasette Clay’den ne eksiliyorsa bizden de eksiliyor. Hannah’nın anne ve babasının acısı, hayata devam edememeleri derken normal bir filmde beş dakika sürecek olan intihar sahnesi ve onun şok edici duygusu 13 bölüm boyunca peşimizi bırakmıyor. Diziyi beğenmeyen bile bırakamıyor. Çünkü kurgusu gerçekten çok başarılı. Ancak diziyi tanımlamam gerekirse tamamen bir duygusal intihar pornosu olarak tanımlayabilirim. Çünkü dediğim gibi, Hannah ne yaşadıysa çırılçıplak görüyoruz. Geride kalanların neler yaşadığını görüyoruz ve sürekli Hannah’nın kafasının içindeyiz. Dizi boyunca çıkamıyorsunuz. Sonunu bilmenize rağmen iyiyi umut ediyor, dizi sonunda hüsrana uğruyorsunuz. O kötü his sizi hiç bırakmıyor. Hannah’nın yaşadığı güzel sahnelerde çok mutlu oluyorsunuz ve sahne bittikten sonra ‘Ya ama…’ diye üzülüyorsunuz. Dizinin oyuncuları cast olarak gerçekten başarılı. Yine Hollywood’ın o muazzam ‘Abi her ırka istihdam verelim’ çeşitliliğini görüyoruz. Bunu göze batmayacak şekilde yapmışlar ama. Asyalı karakterleri Amerikalı aktrislere oynatmamışlar hiç değilse. (Selam Scarlett, selam.)

Ancak ben en çok Clay ve Alex’in performanslarına hayran kaldığımı söylemeliyim. İzlediğinizde anlarsınız. Clay’i canlandıran Dylan Minnette o kadar sempatik ve iyi oyuncu ki, acısını bölüm bölüm bize hissettirerek Hannah’ya hepimizi aşık ediyor. Dizinin soundtrack’leri de olmadık yerlerde fena derecede vuruyor. Mesela The Night We Met’ şarkısı dizinin sembol şarkısı olmuş durumda.

Dizinin mini özetini burda şarkının bir sözüyle bitirmek gerekirse:

I had all and then most of you, some and now none of you (Sana tamamen sahipken, önce senin büyük kısmına, sonra da birazına sahiptim ve şimdi hiçliğine sahibim.)

Bu söz özellikle Hannah Baker’ın 13 bölüm boyunca bizle ve Clay ile olan ilişkisini muazzam şekilde anlatıyor.

Werther Etkisi ve Blue Whale: İntihar Bulaşıcı mı?

Dizinin işleyişini çok beğendiğimi ve muazzam derecede etkili olduğunu söylemiştim. Depresif iseniz ve özellikle kötü günler geçiriyorsanız Hannah’nın ses tonu, yaptıkları, suratı falan göz önünüzden gitmiyor. Kendim için konuşabilirim bu konuda. Merhabalar. En baştaki hafiften dandik girişte anlattığım gibi kişisel girişeceğim kısmı burası. Ancak önce Werther etkisi’ni ve çeşitli etkenleri anlatmam gerekiyor dizinin etkisini açıklamam adına.

‘Copycat suicide’ diye bir kavram var. İnsanların bir intihar fikrinin romantikleştirilmesinden etkilenip, spesifik bir intihar şekliyle kendilerini öldürmelerini tanımlıyor. Şimdi gidip bakmaya çalışmayın, Wikipedia kapalı…Neyse. Hikayemiz Goethe adlı genel olarak küçükken mahallelerimizde salak salak şakalara maruz kalarak Türkiye’de edebi değerini yitiren talihsiz yazarımızın ‘Genç Werther’in acıları’ kitabını yazması ile başlıyor. Kitabın konusu basit. Werther sevgilisi olan bir kadına aşık oluyor. Karşılık bulamıyor. Kendini odasında, yatağında kafasına sıkarak vuruyor. 1774’te yazılan kitap melankolik ve karşılık bulamayan gençlerimiz için muazzam bir romantik veda şekli oluyor ve genç erkek intiharı sayısında muazzam bir artış oluyor. Bununla da kalmıyorlar kendilerini vurmadan önce Goethe’nin kitabında betimlediği Werther’in son kıyafetlerini falan aynen giymiş şekilde bulunuyorlar. Bazıları kitabın intihar sayfası yanlarında açık şekilde ölü bulunuyor. Kitabı şimdi okursanız aynı etkiyi yaratmayacaktır. Bende yaratmadı. Ama zamanında ‘Copycat Suicide’ kavramını lügatımıza kazandırmıştır.

Şimdi dönelim 2017’ye. Son zamanlarda Blue Whale diye bir oyun ortalığı kasıp, kavuruyor. Kasıp, kavuruyor dediğim de 130 kişinin canına mâl olmuş bir oyundan bahsediyorum. Oyun 50 görevden oluşuyor ve 50 tane görev aslında zindanınızda tuttuğunuz bir esire yapacağınız şeylerden hallice. Tamamen psikolojik işkence. 50. göreve gelindiğinde sizden istenen şey ise bir aile üyenizi öldürmeniz ya da kendi canınıza kıymanız. Az önce ölü sayısını söylemiştim. Hayır o insanlar salak değil. Hayır bu basit bir oyun değil. İnsan psikolojisi bu kadar kolay manipüle edilebilir işte. Dünyanın en kolay sonuç alınan işkence yöntemi psikolojik işkencedir. Bir insanı kendinize aşık etmekten tutun da canını almaya kadar giden bir skaladan bahsediyoruz. Gerçekten bir insanın ne kadar kolay kırılabilir olduğu ile alakalı bir olay.

Genç Hannah’nın Acıları

Hannah Baker’ın hikayesi de burada devreye giriyor. Aslında Blue Whale’in yaptıklarının fena derecede zalimce yönlerine maruz kalan bir kadından bahsediyoruz. Buradaki metaforda oyun lisedeki diğer herkesi temsil ediyor. 2017’de bir kadının her hareketinden, fotoğrafından falan bir dedikoduya meze olması ya da ayıplanması kadar kolay bir şey yok. “Slut shaming” kavramı en büyük sorunlarımızdan biri. Kendi okuduğum lisede eşcinsel olarak dalga geçilen bir çocuk ağlayarak okuldan kaçmış ve Mersin’in en iyi lisesinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Şu an çok iyi durumda ancak herkes onun kadar şanslı olamıyor. Son dört yılda kendi lisemde dört ayrı intihar oldu. Şok edici bir sayı. Bir insan hayatının çeşitli dönemlerinde çeşitli kırılganlık seviyelerinde olabiliyor. Bugünlerde beni nelerin etkilediğini anlatsam gülerdiniz. 3 ay öncesinde etkilenmeyeceğim şeyler benim adımlarımı yavaşlatabiliyor artık. Yeterli sayıda su damlası ile insan delirtilebiliyorken, yeterli düzeyde minimal duygusal hasarlar sonuç olarak bir yapıyı, karakteri onarılmaz şekilde bozabiliyor. Hannah Baker’ın her bölümü bizi bu gerçeklik ile sınıyor. Bir bölümde Hannah iken bir bölümde onun ölüm sebebi oluyoruz. Aynanın her iki tarafındayız bu dizide. O yüzden sarsılıyoruz. Romantik yapısı, kurgusu, müzikleri falan ne kadar iyi olursa olsun biz Hannah Baker olmaktan ve Hannah Bakerlara sebebiyet verdik mi korkusundan izliyoruz. Diziye ‘ergen dizisi’ tanımlaması yapan insanları anlayamayacağım. Yetişkinler o kadar her şeyi çözmüş olsaydı bugün en yüksek intihar oranları liselerden çıkmazdı. Yetişkinler her şeyi çözmüş olsaydı bugün kimsenin karakteri bu kadar hasarlı olmazdı. Ama biz yine o muazzam egomuzla Hannah Baker’e bakıp, ergence diyebiliyoruz. Onun ayakkabılarını görmek çok başka şey, aynı ayakkabıları giymek çok başka bir şey. Bir bölümde sadece her gün iltifat torbasına gelen sevimli tavşanını bulamadığı için yıkılan bir kadından bahsediyoruz. Eğer yeterli yalnızlık seviyesine gelirseniz bazı günlerde birilerinin sizin için orda olduğunu bilmek hayat kurtarabiliyor. Ben bu konuda şanslıydım hep. ‘Hannah Baker’lar değildi. Ne yazık ki de liselerimiz en zalim olduğumuz yerler. Özellikle Amerika’da bu sorun kendini bullying (Kabadayılık a.k.a duygusal ve fiziksel işkence) şeklinde gösteriyor. Daha bugün 8 yaşındaki bir çocuğun okulda dayak yedikten sonra kendini öldürdüğünü okudum. Okuduk. Amerika bunun önüne geçemiyor. Yetişkinler gerekli ilgiyi, önemi göstermiyor. Hannah Baker burda devreye giriyor. Onlara öncesi ve sonrasını gösteriyor. Paramparça olmuş ailesini gösteriyor. Hayatları mahvolan arkadaşlarını gösteriyor. Hannah’nın aslında ne kadar kolay kurtarılabileceğini söylüyor. Ama bir yandan da romantikleştiriyor bu hikayeyi. Ama başka türlü etkili olamazdı. Başka türlü benim gecelerimi uykusuz bırakmazdı. Başka türlü sorunlarımı aşmama yardımcı olamaz, geçmişimi gömmeme yardımcı olamazdı.

13 Reasons Why’ın İntihar Nedeni Olabilmesi Mümkün mü?

Bunca şey iyi şey yazdım evet ama o Werther etkisini boşuna yazmadım. Blue Whale o kadar kolay can alabiliyorken, Condom Challenge gibi moronik bir şeyde iki kişi ölebiliyorken, Kylie’s Lip Challenge gibi bir şeyde bir kişi ölebiliyorken bu diziden de etkilenenler olacaktır. Lisede Hannah’nın yaşadığı bazı şeyleri yaşamak zor değil. Herkes bir şekilde o koridorlarda görünmez olmayı dilemiştir. Ancak onları kurtaracak olanlar o kişileri zorla görünür kılmaya çalışacak olanlardır. Romantikleştirilmiş intiharlar bulaşıcı etki yaratabilir, Netflix de Selena Gomez’e 20 dakika intihar hakkında konuşturtarak gençlere bir şekilde ulaşmış, ulaşmayı denemiş. Önlemlerinin bu olduğunu söylüyorlar. Lisede dertlerini olduğundan büyük görmek de zor değil açıkçası. Birçok etken birleştiği zaman asıl süreci başlatan şey 13 Reasons Why olabilir. Yetişkinler için de bunun böyle olduğunu düşünüyorum. Uyarı işaretlerini görmek gerekiyor. Dikkat etmek gerekiyor.

Bu aralar karakteriniz, iradenize çok güvenmiyor ve intihara meyilli olduğunuzu düşünüyorsanız, başlamayın. Yardım alın. Başka şeyler izleyin. Aşınca geri gelin. İzleyin.
O kadar iyi bir iş. O kadar etkileyici bir dizi. Ergenken ilk defa rast geldiğimiz bir porno videosu kadar vurucu bir etki bırakıyor insanın üzerinde. Hep duyulan ama hiçbir fikrimizin olmadığı bir eylemi alıyor, soyuyor ve en ‘çiğ’ haliyle bize veriyor. Donup, kalıyoruz.

Kaset takılıyor ve zamanında kalemle defalarca oynadığımız o tırtıklı tekerleri dönmeye başlıyor.

Katherine Langford’ın (Hannah Baker) artık o aklımdan hiç çıkmayan berrak sesi geliyor:

”Hey, it’s Hannah, Hannah Baker, don’t adjust your, whatever device you’re hearing this on. It’s me, live and in stereo.”


Sonrası…
Sonrası size kalmış.

You’re being watched.”

Ben uyardım.