Yapımcılığını J. J. Abrams’ın üstlendiği Cloverfield serisinin üçüncü filmi 5 Şubat’ta gösterime girdi. Super Bowl’daki TV fragmanlarının hemen ardından Netflix’te yayınlanan The Cloverfield Paradox, ilk iki filmden bambaşka bir konseptle karşımıza çıkıyor. Enerji ihtiyacının karşılanamadığı bir yakın gelecekte geçen kurgumuzun başrolünde iki evladını kendi hatası yüzünden bir yangında kaybetmiş olan astronotumuz Hamilton var.  Maceramız ise çoğunlukla uzayda geçiyor. Serinin önceki filmlerindeki gerilim unsurları mürettebatın macerasında da bizi yalnız bırakmıyor ve ortaya bir uzay gerilim filmi çıkıyor. Peki, hakkını verebiliyor mu?

Öncelikle uyaralım, incelememizin devamında film hakkında sürprizbozanlarla (spoiler) karşılaşabilirsiniz.

Özenilmiş Bir Klişe

Uzay – gerilim filmi deyince Alien serisini, Gravity’i ve geçtiğimiz sene vizyona giren Life filmini es geçmek olmaz. Her ne kadar Life vasat bir film olup geçmişteki kült yapıtlardan toplama gibi gözükse de küresel görünebilmek için mürettebatında çeşitli uluslara yer vermesi gibisinden ayırt edici özelliklerini The Cloverfield Paradox’a kaptırıyor.

Yine uzayda bir mürettebatımız var. Yine serüvenimiz mutlu başlıyor, küçük aksilikler çıkıyor, işler git gide zorlaşıyor ve yine serüvenimiz mürettebatın çoğunun ölümüyle sonuçlanıyor. Alien filmlerinden Hollywood’a miras kalan “uzayda geçen bir gerilim serüveninde iğrençlikler olur” klişesi gereksiz durumlarda karşımıza çıkıyor ve zaman zaman ardı sıra yaşanan olayların ciddiyetini azaltıp bu olayları absürtleştiriyor. Rus astronotumuz Volkov’un yüzünün altındaki ufak hareketlenmeleri garipseyip aynaya bakması, takındığı ifade Prometheus filmindeki Charlie Holloway karakterinin benzer sahnesini akla getiriyor. Sonrasında bu hareketlenmenin Shepard Parçacık Hızlandırıcısı’nın çalıştırılması sonucu oluşan anomalide mürettebatın muhafaza ettiği solucanlardan kaynaklı olduğunu öğreniyoruz. Vücudunun içini ele geçiren bu solucanlar Volkov’u patlatarak filme durduk yere gereksiz bir tiksinti katıyor. Filmde solucanların olmasının tek amacı bu sahneyi izleyiciye gösterebilmek.

Son sahnedeki devasa yaratık hariç özel efektlere, kostümlere ve tasarımlara büyük emekler verildiği belli oluyor. Aynı özeni senaryoyla çekim tekniklerinde de görebilsek daha özgün ve kendini tekrar etmeyen bir yapıtla karşı karşıya olabilirdik. Bu haliyle görsel dinamiğine özen verilen bir klişeden farkı kalmıyor.

Sessizliğin Sesi Yok

The Cloverfield Paradox, baştan sona, bir uzay filminde olması gerekenden fazla arka plan müziği içeriyor. Bu da gerilim sahnelerinin kalitesini düşürüp zaman zaman izleyicinin dikkatinin dağılmasına, gerçekçiliğin sarsılmasına neden olabiliyor. Filmi izlerken ne uzayın sessizliğiyle baş başa kalabiliyoruz ne de kahramanlarımızla aynı gerilimi paylaşabiliyoruz.

Filmin arka plan müziklerinin bestecisi Bear McCreary pek göze batmasa da özgünlüğü yakalayabilmiş. Hans Zimmer kadar dikkat çeken besteleri olmasa da McCreary filmi vasatlığından biraz olsun kurtaran bir diğer etmen.

Nesi Özgün?

Bilim kurgu film tarihinin güncel yüzünde kolay kolay özgünlüğe rastlayamasak da The Cloverfield Paradox bilimsel dinamiğinde türünün diğer örneklerinden farklı bir konuyu ele alıyor. CERN’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’ndan ilham alınarak kurgulanan Shepard Parçacık Hızlandırıcısı filme özgünlük katıyor. İnşa edilenlerden bin kat daha güçlü olduğu söylenen bu hızlandırıcının uzay zamanda oluşturduğu yırtıkla beraber paralel bir evrene yolculuk ediyoruz.

Sakin Mürettebat

Filmde mürettebatın başına gelen terslikler yahut felaketler astronotlarımız tarafından son derece sakin karşılanıyor. Rus astronotumuz Volkov’u senelerdir tanıyan arkadaşları ölümünden sonra ne yaslarını tutuyorlar ne de bu ölüme şaşırıp şoka giriyor. Mundy’nin sağ kolu anomaliden dolayı yok oluyor ve Mundy buna birkaç dakikada alışıyor. Tabii mürettebat da. Dünyadaki siyahi karakterimiz Michael’da da durum aynı. Evinin birkaç blok ötesinde patlamalar oluyor, çalıştığı hastanenin yerle bir olduğu haberini alıyor ama ne yüz ifadesinde ne de tavırlarında bütün bu olanlara verdiği psikolojik tepkiyi alabiliyoruz. Michael’ın yıkılan binadan kurtardığı küçük kızımız Molly daha o gün amcasını kaybetmesine rağmen M&M’inden yiyor, araba kullanırken mesajlaşmaması konusunda Michael’ı sakince uyarıyor ve tablette çizgi filmini izliyor. Karakterlerimizin başına gelenler karakterlerimizde olması gereken tepkileri oluşturmuyor ve yine bu da gerçekçiliği mahvedip olayları absürtleştiriyor.

Uzunluğu zaten yaklaşık bir saat kırk dakika olan film başkahramanımız Hamilton’ın ailesiyle olan duygusal sahneleriyle çok vakit kaybediyor, izleyiciyi boğuyor. Hamilton, diğer uzay filmlerinde gördüğümüz tipik profesyonel bir astronotun vermesi gereken kararlardan çok uzak kararlar veriyor ve kimi zaman kendi kişiliğiyle çatışıyor.

Bilim Kurguda Yeri

Diğer bilim kurgu filmleriyle karşılaştıracak olursak eğer The Cloverfield Paradox, Passengers’tan birazcık daha iyi, Life’tan birazcık daha kötü ve kesinlikle Interstellar’dan daha kötü bir film olarak karşımıza çıkıyor. Aksiyonuyla sürüklüyor ama senaryosuyla bir uzay filminden beklenenleri karşılamıyor. Televizyonda denk geldiğinizde izleyebileceğiniz yahut boş vaktinizde kafa dağıtmak için izlemenizi önerdiğim bir film oluyor The Cloverfield Paradox. Serinin hikâyeleri neredeyse birbiriyle bağlantısız olduğundan seçim yapmanız gerekirse 10 Cloverfield Lane’in son filmden birazcık daha fazla parıldadığını söyleyebilirim. John Goodman’ın oyunculuğu filmi taşımayı beceriyor.

Netflix filmleri standartında güzel, Abrams standartlarında beklentiyi karşılamayan The Cloverfield Paradox özetle övgüyü fazla hak etmeyen ancak dikkate değer vasat bir bilim kurgu filmi olarak karşımıza çıkıyor.