This War of Mine İncelemesi

This War of Mine, günümüzde o alıştığımız savaş oyunlarına farklı ve bir o kadar da hüzünlü bir açıdan yaklaşıyor. Tarihin belki de en acı savaşlarından biri olan Saraybosna Kuşatması’ndan esinlenilen oyun bizlere savaşı asker tarafından değil, bir sivil gözüyle bakmamızı sağlıyor.

5.Gün: Kapımıza iki çocuk geldi. Kirli yüzleri ağlamaktan yol yol olmuştu. Yalvararak anneleri için bizden ilaç istediler. Pavle, hasta haliyle, adeta sürünerek yataktan kalkıp elimizdeki son ilacı onlara verdi. Pavle, tüm gece aralıksız ağladı. Belki de geceyi çıkartamayacaktı.

This War o Mine, savaşın paramparça ettiği, Doğu Avrupa’da olduğuna inandığımız hayali Pogoren şehrinde geçiyor. Oyunda, bir grup sivil ile yaşamlarımızı sürdürmeye çalıştığımız sağ kalma/strateji tarzındaki yeni oyunumuz. Oyunda tek bir amacımız var: Ateşkes ilan edilene kadar sağ kalmak! Yıkık dökük, yağmurun hatta karın evin içine yağdığı bir evde, hiçbir askeri geçmişi olmayan üç sivil ile savaşın zorluklarını atlatmaya çalışıyoruz. Kuşatma ne kadar sürüyor bilinmez. Oyunun bu özelliği rastgele çalışmakta. 30 günde de bitebilir, 40 günde de. Soğuğa, askerlere, açlığa ve savaşın her türlü işkencesine rağmen sağ kalmak tek amacımız. En temel içgüdümüz aslında.

Oyunu açtığımız zaman Call of Duty serilerinde biraz kaba bir tabirle gözümüze sokulduğu gibi o Hemingway’in o meşhur lafı bizi karşılıyor: “In modern war you die like a dog for no good reason”. (Günümüz savaşlarında elle tutulur bir sebep olmaksızın adeta bir köpek gibi ölürsünüz.)

Eh, This War of Mine’a tam anlamıyla uyan bir söz olmuş. Sadece tek bir ekran ile oyun, bir an bile olsa insanın ruhuna dokunmayı başarıyor.

Hiç vakit kaybeden yeni oyuna başladığımız zaman, This War of Mine bizi hiç tanımadığımız üç kişi ile tanıştırıyor. Yıkık dökük bir evde, 3 arkadaş. Marko, Bruno ve Pavle. Marko ve Bruno önceden arkadaşlarmış ve savaş çıktığında beraber kalma kararı almışlar. Savaş kaosu içinde Pavle ile karşılaşmışlar ve o da ekiplerine dahil olmuş. Pavle, Pogoren’in en iyi futbolcularından biri bu arada. Ama savaş varken spor kimin umrunda?

This War of Mine

Savaşın parçaladığı o evlerden birine sığınmış durumdayız. Bu yıkık dökük ev bile dışarıda kalmaktan iyidir. Pavle yaralı. Ciddi bir şey değil ama bakılmazsa o zaman sorun yaşayabiliriz. Bruno ise hasta. Basit bir soğuk algınlığı sadece. Umuyorum kötüleşmez. Vakit bulup dinlenirse iyileşir. Oyuna başladığımız an, karakterlerimizin bazıları hasta ve yaralı başlıyor. Bizim hikayemizde ise söylediğim gibi Bruno hasta “Slightly Sick”, Pavle ise hafif yaralı “Slightly Wounded”. Marko tek sağlıklımız. Yiyecek ve içecek hiçbir şey yok elimizde. Hatta oturunca kırılacakmış gibi gözüken, ahşabı yıpranmış, eski püskü tek bir sandalyeden başka oturacak bir şeyimiz bile yok. Ama yeterli ekipmanımız var. Yani evimizde bir nevi ufak bir atölye (workshop) bulunuyor. Kaynak bulabilirsek, burayı yaşanır bir hale getirebiliriz.

Her karakterimizin farklı bir özelliği ve tabii ki belirli bir taşıma kapasitesi var. Marko yıkıntıları eşelemekte (scavenging) çok yetenekli ve 15’lik çantasıyla en çok malzeme taşıyabiliyor. Bruno en iyi yemek yapanımız. Zaten kendisi açşı. Savaştan önce yemek programı bile varmış. Az malzeme ile çok işler yapıyor. Pavle ise en hızlı koşanımız. Futbolcu olduğunu söylemiştik zaten. 12’lik çantasını hızlı koşması ile birleştirince vur-kaç görevlerinde çok etkili oluyor.

Aynı şekilde her karakterin üzüntüye toleransı da farklı oluyor. Bir karakterle birini öldürdüğünüz zaman o karakter yıkılabiliyor (broken) ve hiçbir iş yapamıyorsunuz. Aynı şekilde bazı karakterler de grubun moralini düzeltebiliyor. Şunu da belirtmekte yarar var, oyun sizi rastgele seçilmiş 3 kişiyle başlatıyor ve ekibiniz oyun içinde genişleyebiliyor. Yani bir nevi elinizdekilerle en iyisini yapmaya zorlanıyorsunuz. Gerçekten zor koşullarda elinizdeki kaynakları en etkili bir biçimde kullanmak zorundasınız aslında.

Oyunda toplamda 7 karakter görme fırsatım oldu ve hepsinin özellikleri çok farklıydı. Katia, takas konusunda yetenekliyken, Cveta çocuklarla iyi geçiniyordu. Her karakter kendine has özelliği ile ekibe bir şey katıyor, Cveta hariç. Sadece yemeklerimi bitirmişti Cveta. Hiç sevmedim seni Cveta.

This War of Mine

Savaşın dağıttığı Pogoren topraklarındaki ilk gecemiz.

Oyuna başladığımızda ilk olarak, yerleştiğimiz evi araştırmaya başlıyoruz. Çeşitli yerdeki yıkıntılar, kapalı kalmış dolaplar ve çekmeceleri karıştırıyoruz. Belki de evin önceki sahipleri kaçarken arkada bir şeyler bırakmıştır. Ve öyle de oluyor! Biraz malzeme, biraz odun biraz da yiyecek bulabiliyoruz. Hatta kilidi kırıp açtığımız dolaptan elmas bile çıkıyor! Geceyi geçireceğimize inancımız arttı. Bulduğumuz yiyecekleri aramızda paylaşıp biraz olsun açlığımızı gideriyoruz. Çalışmaya devam ediyoruz. Gün sonuna yorgun ama mutlu bir şekilde ulaşıyoruz. Yatak bile yaptık kendimize!

This War of Mine, Gece/Gündüz döngüsüne dayalı bir sistem üzerine kurulu. Sabah uyanıyor ve gündelik işleri yapıyoruz. Ancak, “Sniper” tehlikesinden dolayı evden dışarı çıkamıyoruz. Gün sabah 6’da başlıyor ve akşam 8’de sonra eriyor. Asıl aksiyon geceleri başlıyor. Sniper tehlikesinin azalması ile yakınımızdaki evlere, yıkıntılara hatta otel ve kiliseye ziyaretler düzenleyebiliyor ve sınırlı kaynaklarımızı biraz olsun arttırmaya çalışıyor ve en temel ihtiyaçlarımızı karşılamaya çalışıyoruz.

This War of Mine

Bu gece nerede daha çok yemek bulabiliriz acaba…

Oyunda toplamda 22 adet bölge bulunuyor. Bunlar arasında, Sniper bölgesi, süpermarket, okul, kilise, otel, ev gibi yaşanılan yerlerin yanında yıkıntılar da bulunuyor. Her bir bölgenin farklı bir özelliği var diyebiliriz. Kimisi bir aile tarafından korunurken, bazılarında sadece bizim gibi evsizler bazılarında ise askerler bulunuyor. Oyunda ilerledikçe yeni alanlar aktif hale geliyor ya da bazıları kapanıyor. Bu gerçekten hoşuma giden bir detay oldu. Savaşın 10. gününü geçtikten sonra, savaş şiddetini arttırmıştı ve daha önce ziyaret edilebilen bir sürü nokta ulaşılamaz oldu. Aynı şekilde 30. günden sonra aşırı soğuk ve kar yüzünden yollar kapandı ve yine bir çok nokta ulaşılamaz oldu. Açıkçası bu özellik oyuna inanılmaz bir gerçekçilik katmış ve bir anda eliniz boş kalabiliyor ve geceyi aç geçirebiliyorsunuz.

Oyun başında genelde ilk amacım yemek bulmak oldu. Fazla riske girmeden terk edilmiş ya da takas ihtimali olan noktalar seçtim birkaç gün boyunca. Oyunun diğer bir özelliği ise karaborsa kavramının olması. Bazı noktalardaki gerek asker gerekse savaşı kullanan çıkarcılar sizinle takas yapabiliyor. Alkol, ilaç, bandaj ve yemek inanılmaz popüler. Hasta kalmak uğruna ilaç verip yemek aldığım çok oldu şahsen. Oyunun diğer bir güzel noktası ise evimizin kapısı belirli aralıklarla çalıyor. Bazen o bölgenin takasçı abisi gelirken bazen yardım isteyen bir komşu oluyor. Bazen de ekibimize katılmak isteyen biri geliyor.

ilk haftayı bitirdiğimde çok zorlandığımı hissetmiştim. Sadece oyun anlamında değil. Yemeklerim azalmıştı artık. 7. günün sonunda son yemek kırıntılarını da yemiştik. Kilise silahlı adamlar tarafından ele geçirilmişti ve takas bölgelerine gitmek için elimde malzemem yoktu. O günü bir şekilde geçirdik. 8. günün gecesinde biraz risk almak gerekiyordu. Pavle’dan başkası bu göreve uygun olamazdı. Sniper bölgesine gidecektik. Çok duymuştuk orayı. Eğer sniperlardan kaçabilirsek yiyecek ve sayısız malzeme bulabilirdik. Gece 10 sularında Pavle oraya ulaştı. Koşarak ve saklanarak yıkık dökük bir heykele kadar ulaştık. Mermiler uçuşuyordu. Pavle’ın yanında yaralı bir adam çocuğu için yardım istiyordu. Daha bir istekle ilerlemeye başladı Pavle. Gerçekten de birsürü malzeme bulmuştuk. Ama korkulan oldu. Pavle vuruldu! Ciddi şekilde yaralanmıştı ve biraz şansın da yardımıyla topallayarak kaçtık. Baba ve oğula yardım da edememiştik. Pavle ciddi yaralarla eve döndüğünde gözlerinde yaşlar vardı, ama kendisi için değildi.

O geceyi de bir şekilde geçirdik. Son bandajlarımızı kullanıp Pavle’ı yatağa yatırdık. Evimiz iyi durumda sayılırdı. Tüm açıklıkları kapatmış ve 3 adet yatak ve hatta ocak yapmıştık. Yakın zamanda radyo yapmak için yeterli ekipmanımız olacağını düşünüyorduk. Hatta Marko ufak bir tuzak bile yapmıştı, evdeki fareleri yakalamak için. Eğer açsanız fareler çok lezzetli hayvanlardır.

Oyundaki atölye çok detaylı ve bir o kadar da efektif olmuş. O atölyeyi kullanarak, basit bir ısıtıcı, koltuklar, yataklar, yağmur suyu toplayıcısı, odunlardan yakıt, radyo, bitki yetiştirmek için saksılar, fare kapanları gibi çok sayıda eşya yapabiliyoruz. Hatta bu atölyeyi kullanarak başka atölyeler de yapabiliyoruz. Herhalde en önemlisi silah yaptığımız tezgah. Aslında sadece silah değil. Levye, bıçak, kilit açmak için çeşitli ekipmanlar ve hatta elimizde uygun parçalar varsa kask bile yapabiliyoruz. Çok defa ısınma mı ekipman mı arasında kaldım ve malzemelerimi bozup sobaya atmak zorunda kaldım. 30. gün civarı havanın eksilere düşmesi sonucu oyun gerçekten zorladı. Ancak, karı eritip içme suyu elde etmek gerçekten çok hoş bir detay olmuştu. Ayrıca, evi ısıtamadığım ilk gece aramızdan birinin üşütüp hastalanması da göze çarpan diğer bir detaydı.

Temel olarak her ihtiyacımızı evde karşılayabiliyoruz. Kısıtlı da olsa, yemek yapabiliyor, radyodan haberleri ve hatta hava durumunu takip edebiliyoruz. Hatta hava durumuna göre yeri geliyor yakıt (odun, kitap vs.) depolayabiliyoruz. Ya da karaborsada nelerin değerlendiğini öğrenebiliyor ve takas yaparken bunlara dikkat ediyoruz. Hoşuma giden bu özelliklerle savaşın içine girebiliyor ve oynarken gerçekten kendimizi o atmosferde hissediyoruz.

Ertesi gün Marko’yu kuzeydeki eve yolladık. Yaşlı bir çift kalıyordu orada. Bir şeyler bulabiliriz diye düşünüyorduk. Bulduk. Yaşlı adamın yalvarmalarına aldırmadan Marko evdeki her şeyi aldı. En son yaşlı adamın karısının ilaçlarını aldığımız zaman adam resmen ağladı. Ama duygularımızı bastırıp elimize geçen her şeyi alıp oradan kaçtık. Sağ kalmak için hırsızlığa başlamıştık artık. Marko eve döndüğünde yıkılmış durumdaydı. Birkaç gün yetecek yemeğimiz vardı ama ne uğrunaydı bu yaptıklarımız?

10.güne gelmiştik ve kapımız çalındı. Yardım isteyen biri vardı kapıda. Kendi ekibinden kaçmıştı öldürülmemek için. Adı Roman’dı. Savaş konusunda yetenekliydi. Az bir yemeğimiz vardı ama eve davet edip ne varsa paylaştık.

Oyunda rastgele gelişen çok fazla olay oluyor. Bazen ilaç ya da yemek isteyen kişiler kapınıza gelebiliyor. Eğer depresif ve üzüntülüyseniz bu kişilere yardım etmek grubun moralini yükseltiyor. Aynı şekilde bazen de savaşın gerçeklerini yüzümüze çarpıyor oyun adeta. Yakınlardaki evlerden birine çarpan bomba ile enkaz altında kalan sivilleri kurtarmaya da gidebiliyoruz.

Oyunu oynadığım süre içinde olabildiğince insan öldürmekten kaçındım. Ama bir noktada mecbur kalıyor insan. Savaş ortamı benim için tam anlamıyla doğa kanunun işlediği bir yer oldu. Güçlüysen hayatta kalırsın. Yoksa, 1 karış derinliğinde bir çukura gömülürsün. Dayanılmaz noktaya geldiğinde adam öldürmeye başlamak zorunda kaldık. Oyunun savaş mekanikleri gerçekten çok ama çok başarılı olmuş. Yavaş bir şekilde sessizce yürüyebilir ve birinin arkasından yaklaşabilirsiniz. Ancak dikkatli olun, tek bir darbede öldüremezsiniz bağırıp yardım çağırıyolar! Aynı şekilde, evlerde bulunan kuytu köşelere saklanabilir ve bir anda çıkıp düşmanımızı ortadan kaldırabiliriz. Koştuğumuz zaman çok gürültü çıkyor ve evin üst katlarındakiler bizleri duyabiliyor. Bu yöntemle tuzak da kurabiliyoruz. Koşarak gürültü çıkarıp, geleni öldürebiliriz. Benim tavsiyem hiç silah kullanmayın. Bıçak en etkili ve sessiz yöntem. Ve sonuçlarına hazır değilseniz öldürmeyin! Bir babanın oğlunu öldürdüğüm sahneyi gözlerim dolu dolu oynamış ve günü bitirdikten sonra oyuna ara vermiştim.

Oyunda manuel bir kayıt (save) sistemi yok. Her yeni gün başlarken oyun kendini otomatik olarak kaydediyor. Bu özellik hem iyi hem kötü. Her yemek bulunduğunda ya da önemli bir olay olduğunda kaydedip oyuna o noktadan devam etmek sağ kalma (survival) hissini bozardı. Ancak yine de bu yöntem de çok rahat suistimal edilebilir gibi gözüküyor. Eğer gün sonunda oyunu kapatmaya zorlarsanız, aynı günün sabahından oyuna başlayabiliyorsunuz. Karakteriniz mi öldü hop oyunu kapatmaya zorlayın ve karakteriniz geri gelsin. Bu açıdan bir eksi benim gözümde açıkçası. Oyun otomatik kayıtları daha sık alabilir ve bu durumun önüne geçebilridi.

This War of Mine, karamsar ve hüzünlü atmosferini kendine has grafikleri ile oluşturmuş. Ziyaret ettiğiniz yerlerin havası, gece gündüz döngüsü, farklı mekanların farklı ortamları oyuna iyi yansıtılmış ve oyuna sanatsal bir hava katmış diyebiliriz.

Diğer bir nokta ise, oyunun kendini tekrar tekrar oynatmaması. Oyunu ilk oynadığımda 24.günde ekibimi kaybettim. İkinci oynadığımda ise 42. günde kuşatma sona erdi ve Marko, Bruno, Pavle ve Katia olarak kurtulmayı başardık. Oyunu üçüncü defa açtığımda ise artık oyundaki yerleri bildiğimden (haritadaki bölgelerin artıları ve eksileri) oyun çok ama çok kolay oldu. Umuyoruz ki yapımcılar gelecekte bu konuya el atar.

Savaşı sivil gözünden bakmamız, hayatta kalmanın sınırlarını zorlamamız ve sınırlı seçeneklerle en iyi sonucu elde etmeye çalışmaya zorlanmamız açısından oyun bize kendi atmosferini çok iyi yansıtabiliyor ve kendine bağlıyor.

KARAR

This War of Mine, savaşa sivil gözüyle bakması, sağ kalma/strateji özelliklerini oyuna çok iyi yansıtmasını karamsar atmosferi ile birleştiriyor. Eğer farklı bir tat aramak istiyor ve etkileyici bir oyun arıyorsanız, This War of Mine ruhunuza dokunacaktır. Yemek için birini vurur musunuz? Ağır yaralı dostunuz için birini vurup bandaj alır mısınız? Bunları oyunda kendiniz cevaplayabilir ve belki de biraz olsun savaşın korkunçluğunu hissedebilirsiniz. This War of Mine kesinlikle 2014’ün en iyilerinden.

BAKMADAN GEÇME

Share this post