Oscar adayları açıklandığından beri herkes aday olan filmlerin neye göre seçildiğine dair şikayetlerde bulunmaya başladı. Özellikle artık Oscar kazanmanın bir formülü olduğundan ve Oscar’ın 90’larda, altın yıllarını yaşadığı dönemlerden çok farklı bir konuma geldiğini, artık iyi filmlere değil, dönemin popüler akımlarına ödül verildiğini söylemeye başladı insanlar. Burada asıl soru şu, acaba sırf nostalji diye kendimizi mi kandırıyoruz, yoksa Oscar gerçekten değişti mi?

1982 senesinden itibaren Oscar yayınları dünyaya tam anlamıyla, canlı olarak dağıtılmaya başlandı. O dakikadan sonra Oscar artık Amerikan sinemasının değil, tüm dünyanın en önemli ödül töreniydi. Elbette 1982’den önce de çok prestijliydi ama canlı yayınlar ile beraber Oscar bambaşka bir yola girdi. Oscar artık dünyanın en prestijli ödül törenlerinden biriydi. O zamanlarda ödül kazanmak için formüller yoktu. 10 yıl içerisinde “İngiliz Hasta” ile “Forrest Gump” gibi sadece anlatmak istediğini anlatan filmler ödülleri topladı. Bu filmler güzeldi ve herhangi bir formüle bağlı değillerdi. Fakat işler hızlı bir şekilde değişti. 1992 senesinde “Unforgiven” western sineması ile ortama giriş yaptı. 1993 yılında “Schindler’in Listesi” Yahudi soykırımını çok sert bir şekilde anlattı ve ödülleri topladı. O an muhtemelen yapımcıların kafasında bir ışık yandı ve tarihi filmlerin, özellikle ağır drama içeriyorsa çok daha rahat pazarlandığını keşfettiler. Neredeyse 2000’lerin ortasına kadar Yahudi soykırımını anlatan bir ok film ile beraber, savaş karşıtı filmler çerez gibi piyasaya sürüldü.

2000’lerin ortasında artık insanlar bundan bıkmıştı. Özellikle “Münih” artık bu işin ajitasyon kısmına girmiş, “herkes kötü bir biz iyi” tarzı anlatımı ile tepkileri üzerine çekti. Şahsi olarak çok sevdiğim bir film olan Münih ile beraber, tarihi filmler furyası sona erdi. Zaten beş Oscar adaylığı ile gidip, ödül alamaması da bunun kanıtı. Fakat yine 2006 senesinde Brokeback Mountain’in bazı çevrelerce çok iyi karşılandığı, cesur bir adım olarak görüldüğü herkesin dikkatini çekti. En İyi Film ödülünü alan Crash ile beraber ırkçılık ve eşcinselliğin üzerine eğilmenin bu ödüle bir adım daha yaklaşmak olduğunu farketti yapımcılar.

2006 senesinden sonra King’s Speech, No Country For Old Man gibi efsane filmler çıktı. Fakat adayların arasında hep bir yerlerde, ırkçılığı anlatan, eşcinselliği anlatan yapımlar oldu. Bunların çoğu gerçekten yerini hak eden yapımlardı. Fakat bir yerden sonra kırılma yaşandı ve sanki bu iki konuyu işleyen iki film alınmazsa Akademi homofobik ya da ırkçı olarak anılacakmış gibi bir hava oluştu. Bunlara örnek olarak 2009 yılında aday olan “Milk” gayet orada olması gereken, taş gibi bir filmken, Selma gibi, ırkçılığı anlatmak isterken, karşı tarafı mutlak kötü olarak gösteren filmler de türedi. Oysa ki 12 Years A Slave gibi bu işi ustalıkla yapan filmlerin yanında bunlar çok sırıttı elbette.

2015 yılında Afro-Amerikan oyuncular siyahi oyuncuların aday gösterilmemesini protesto etti. Gerçekten zorlu bir sene olan 2015 yılında, “Oscars So White” kampanyasını başlattılar ve çoğu oyuncu ödül törenine gelmeyi reddeti. İşin kötü tarafı 2016 senesinde aynı olay gerçekleşince, işler çığrından çıkmaya başladı. 2017’de ise beklenen hamle yapıldı. Seneye damga vuran film “La La Land” yerine ödül “Moonlight”a gidince insanlar çıldırdı resmen. “SJW” yani Social Justice Warrior durumu Oscar Ödülleri’ne tam anlamıyla sıçramış oldu. Kişisel görüşüm gerçekten Moonlight’ın ödülü hak etmediği yönünde. Ha tabii ben gettoda doğan ve annesi uyuşturucu bağımlısı olan biri değilim, belki o yüzden etkilemedi film beni. Üzgünüm ama Ankara’da gettoya en yakın yer Çinçin. Oraya da ben gitmem.

Fakat burada asıl olay Moonlight’ın bir Afro-American filmi olduğu için ödül alması değil. Zira aynı sene aday olan “Hidden Figures” ve “Fences”, çok daha iyi filmler. İkisi de neredeyse aynı olaya parmak basıyor. Burada asıl sorun “Moonlight”ın işi karikatürize edip, karakteri; babasız, annesinin uyuşturucu bağımlısı olması ve gay yapması. Muhtemelen sadece bunlardan ikisini yaşasanız, aşırı yüklenmeden havaya uçarsınız. Buradaki karakter ise çete lideri oluyor, aynı zamanda varoluşsal sancılar çekiyor.

Geçen sene ise yani 2018 senesi, karikatür gibiydi. En İyi Film Ödülü “The Shape of Water”a gitti. Film kötü olmakla beraber Guillermo Del Toro’nun kendi standartlarının bile altındaydı. Şahsi olarak zaten tek güzel filmi Pan’ın Labirenti olan Del Toro nedense son zamanlarda “sinemanın dahi çocuğu” olarak anılıyor. Onun çektiği Hellboy filmlerini görüyorsunuz (kimse gelip Hellboy iyiydi demesin, bunun için sabaha kadar tartışırım). Blade’i görüyorsunuz, e üzerine bir de Pacific Rim’i görüyorsunuz. Bence The Shape of Water’ın da bunlardan aşağı kalır yanı yok. Özellikle yarıştığı aday “Three Bilboards” olunca.

İnanın ki sorun bu değil. Sorun aday olan filmlerde. Daha iki sene önce pedofiliyi araştıran bir gazeteci ekibini Oscar ile ödüllendiren (Spotlight), Akademi, 17 yaşındaki bir çocuk ile yaşlı bir adamın aşkına Oscar adaylığı vermekte hiçbir beis duymuyordu. Call Me By Your Name, garip bir şekilde sevdiğim bir romantik film oldu fakat filmin her anında şunu düşündüm, bu karakter reşit değil, yani bu pedofili. Anlaşılan bu benim dışında kimseyi rahatsız etmemiş olacak ki, En İyi Uyarlama Senaryo ödülünü kaptı film. Umarım bir gün 17 yaşındaki bir lise öğrencisi ile 42 yaşındaki bir adamın aşkını da sinemada görürüz. Belki o zaman birileri rahatsız olmaya başlar ve hatasını anlar.

Şimdi buraya kadar yazıyı okuyup, beni hala homofobik veya ırkçı olmakla suçlamadıysanız, asıl yere geliyorum. Yıllardır bu ödül törenini izlerim, hatta internetten eski ödül töreni kayıtlarını bulup izlemek için de araştırmalar yaparım. Oscar benim zaafımdır. Parlak elbiseler, şık insanlar ve bana göre dünyanın en prestijli ödül töreni. Sadece ve sadece en iyilere verilen ödül. İşte geçen sene bu Akademi, sırf Jordan Peele ağzını kapatsın diye adama ödül verdi.

Jordan Peele kimdir? Jordan Peele bir senaryo yazarıdır aynı zamanda seslendirme yapar ve kendinde ait bitmiş bir komedi şovu vardır. Oscars So White akımını ilk başlatan kişi olan Jordan Peele, bir yerden sonra bu işi bir adım ileriye götürdü. Kampanya öyle yayıldı ki Akademi de bu arkadaşın yaptığı “Get Out” filmine En İyi Orijinal Senaryo ödülünü verdi. Sus payı diye elbette. Çünkü “Get Out” gerçekten akşam Show Tv’de izlediğiniz, 2. sınıf bir gerilim filminden hallice ve senaryonun sonundaki sürpriz, filmin ortasında söyleniyor.

Jordan Peele durmaz ve bu senenin Oscar adaylarına el attı. Hala siyah haklarından dem vuruyor. Bu sene aday olan “BlackKklansman” adaylığı onu kesmedi. Televizyonlarda demeç vererek, Black Panther’in adaylığını destekledi. Yükselen değerlerden Lin-Manuel Miranda bu durumu eleştirdiğinde ise kendisine “Klasik bir beyaz” diyecek kadar ileri gitti. İşin kötü tarafı Miranda beyaz değil. Fakat kimse Peele’ya laf anlatamıyor.

Formül Ne?

Oscar ödül töreninde film sayısı 10’a çıktığı zaman insanlar kalitenin bozulacağından zaten şüphe etmişti. İşin kötü tarafı Denzel Washington gibi bu işi hakkıyla yapanların yanı sıra, sırf adını duyurmak amacı ile rezalet çıkarıp, kendini zorla aday gösterten insanların arasında yapılıyor artık ödül töreni. Ne yazık ki son iki senedir de eskisi gibi ilgi çekmiyor. Hatta bu sene reytinglerde birinci olmaması bile bekleniyor ki bu Oscar’ın ilk televizyonda yayınlandığı tarihten beri ilk kez olacak.

Yahudi Soykırımı, tarihi filmler, Yahudi Soykırımı ve Irkçılık- Eşcinsellik arasında gidip gelen popülarite artık ayyuka çıktığı için, yeni bir kan da aranmıyor değil. Umarım yakın zamanda babasının arabasına aşık olup, varoluşşal acılar çeken 12 yaşındaki bir Hintli çocuğun, gettolarda uyuşturucu satarken, beyazlar tarafından avlanmasını izlemeyiz.