Hepinize yeni bir SineDosya’dan merhaba Saklı Kumanda takipçileri. Beyazperdenin farklı tür, konu, teknik ve tarzda üretilmiş filmlerinin ortak noktalarını bir araya getirip sıraladığım listemiz SineDosya bu hafta yol filmlerine odaklanıyor. Sizler için, yolu hikayenin merkezine alan filmlerden onu bir araca çeviren filmlere, Hollywood’un kült eserlerinden yeni dönem Türk sinemasına uzanan bir liste hazırladım. Türleri de kendi arasında farklılık gösteren bu filmlerin ortak yönü yol hikayeleri içermesi ve büyük bölümü yolda geçen anlatılardan oluşması. Dilerseniz hemen yedinci sanat sinemanın yolculuğu içerisinde kendilerine yer bulan bu filmleri incelemeye geçelim: İşte karşınızda SineDosya 14 – Yol Filmleri

1- Sean Penn – Into the Wild (2007, ABD)

Christopher McCandless, üniversiteden mezun olduktan hemen sonra iş, aile ve sorumluluk gibi ağırlıkları geride bırakıyor. Bütün parasını yakıyor ve Alaska’da doğa ile birebir yaşamak için yola koyuluyor. McCandless, uzun yolculuğu boyunca bin bir tür macera yaşıyor ve bin bir tür insan ile karşılaşıyor. Grand Canyon’da river rafting yapıyor, doğayı kendine ev ediniyor, orta yaşlı bir hippi çift ve özellikle yaşlı yalnız bir adamla unutulmaz ilişkiler kuruyor. Dünyevi düzeni reddeden ve materyalist dünyamıza tam karşıdan bir bakış sunan Özgürlük Yolu, Christopher McCandless’ın gerçek hayat hikayesinden uyarlanma özelliği taşıyor.

2- William Wyler – Roman History (1953, ABD)

Saray protokollerine göre yaşamak zorunda olan Prenses Ann, Avrupa turunun yoğun temposundan sıkılmış, Roma’ya geldiklerinde nihayet neşeli ve çılgın günler geçirmek istediğini kendine itiraf edebilmiştir. Bir gece çılgınlık yapıp kimseye haber vermeden saraydan ayrılan Prenses, bir bankta uyuyakalır. Genç kadının şansı yaver gider ve yardımsever bir adam onu kendi evine götürür; ancak bu durum genç kadına pahalıya patlayacaktır. Ülkenin en gözü açık gazetecilerinden biri olan Joe Bradley’nin evinde kalan Prenses Ann, büyük haberlere konu olmak üzeredir. Audrey Hepburn’ün büyüleyici güzelliği ve zarafetiyle Gregory Peck’in karizmatik oyunculuğu, Roma Tatili’ni eğlenceli bir romantik komediye çeviriyor.

3- Thomas Jahn – Knockin’ on Heaven’s Door (1997, Almanya)

Bir Alman eleştirel komedisiyle devam ediyoruz. Cennet Yolcuları filmi soğuk savaş dönemi eleştirisi olarak öne çıkarken aslında bir yol ve dostluk hikayesinden temelleniyor. Kanser hastası olan Martin ve Rudi ismindeki iki genç adam, hastalığın ileri aşamasında olduklarını öğreniyor. Bu çaresiz durumlarını alkolle unutmak istercesine içki içip son yolculuklarını deniz kıyısında yapmaya karar veriyor. Hayatlarının son dönemlerinde sonsuz denizlerin kıyısında olmak isteyen iki genç bu yolculuk için bir araba çalıyor. Ancak  araba bir gangster çetesine aittir ve torpido gözünde bir silah vardır. Polis, gangster çetesi, hastalık ve yaşam arasında sıkışıp kalan bu eğlenceli gençlerin eleştirel de bir dili vardır.

4- Fatih Akın – Im Juli (2000, Almanya)

Sırada bir Fatih Akın filmi Temmuz’da var. Daniel, öğrencilerinin kendisiyle alay ettiği, kendi küçük dünyasında hemen hemen kimse tarafından ciddiye alınmayan yalnız ve genç bir öğretmendir. Daniel’in kaderi, Juli ile tanıştığında değişecektir. Juli ilk görüşte aşık olduğu Daniel’in falına bakmış ve onu çok kısa zamanda hayatının aşkını bulacağına ikna etmiştir. Ancak işler Juli’nin planladığı gibi gitmez ve Daniel bir Türk kızı olan Melek’e aşık olur. Daniel, Melek’in peşinden gerçek aşkı bulmak üzere İstanbul’a gitmeye karar verir. Juli ise Daniel’in peşindedir. Juli ve Daniel Almanya’da başlayan ve Ortaköy’de sonuçlanacak bir maceraya doğru yelken açar. İstanbul’a uzanan bu zahmetli yolculukta ikili hem kendileri hem de yaşadıkları dünya hakkında pek çok şey öğrenir. Tesadüflerin, büyümenin ve sevgiyi kabullenmenin keyifli hale getirdiği yolculuk, her geçen an Juli ile Daniel’i birbirine bağlar.

5- Rob Reiner – The Bucket List (2007, ABD)

Milyoner şirket sahibi Edward Cole (Jack Nicholson) ile işçi sınıfına mensup araba tamircisi Carter Chambers (Morgan Freeman)’ın dünyaları apayrıdır. Yolları, bir hastane odasını paylaşmalarıyla kesişir ve iki ortak noktaları olduğunu keşfederler: İkisi de ölmek üzeredir ve her ikisi de sona ulaşmadan önce hayatlarının kalan kısmını hep yapmak istedikleri şeyleri yaparak geçirmek ister. Ve kendileriyle barışmak için hayatlarını gözden geçirmeleri gerekmektedir. Birlikte, hayatlarının son seyahatine çıkarlar; ve bu süreçte dost olur, hayatı dolu dolu, vefalı ve mizahla yaşamayı öğrenirler. Bu iki yaşlı kanser hastasının son günlerini konu alan Ya Şimdi Ya Asla, adeta bir hayat dersi ve farkındalık uyarısı niteliğinde.

6- Ali Atay – Limonata (2015, Türkiye)

“Kan, limonata değildir!”. Ali Atay’ın ilk yönetmenlik deneyimi olan Limonata bu mottola yola çıkıyor. İstanbul Yedikule’den Makedonya’ya uzanan bu yol hikayesi aslında bir aile olma ve arayış meselesi olarak kabul edilebilir. Selim (Serkan Keskin), kendi halinde amatör bir futbolcu iken bir anda Sakip (Ertan Saban) ortaya çıkar ve onun kardeşi olduğunu iddia eder. Selim’in daha önce hiç görmediği babası ve kardeşi onun hayatını alt üst eder. Baba ölmek üzeredir ve son bir kez Selim’i görmek ister. Çok sayıda tezat ve çatışma arasında geçen bu yolculuk aile, vatan, yurt ve ölüm gibi kavramları sorgulatırken öte yandan eski Osmanlı toprakları arasında da eğlenceli bir gezinti yaşatıyor. Ciguli’nin aramızdan ayrılmadan önceki son performansını da içinde barındıran Limonata, temelinde aile ve savaş yatan bir eleştiri içeriyor.

7- Ridley Scott – Thelma & Louise (1991, ABD – İngiltere – Fransa)

Kadına bakış ve kadın hakları konusunda 90’ların en öne çıkan filmlerinden biri Thelma ve Louise ile devam ediyoruz. Birlikte oldukları cinsiyetçi ve kaba erkeklerden sıkılarak özgürlük dolu bir yolculuğa çıkan iki genç kadın, kurallar ve baskılar olmadan bir haftasonu geçirmek ister. Tek gecelik ilişkiler, tecavüz tehlikesi ve bir cinayet içeren bu yolculuk yaşanabilecek her türlü talihsizliği yaşatır ancak kadınlar sisteme aldırış etmemeye kararlıdır. Kimi zaman kanun kaçağı durumuna düşen kimi zaman alkolden ve eğlenceden kendini kaybedip bilmedikleri yerde uyanan bu eğlenceli çift eril bakış ve ataerkil düzen içinden sıyrılmayı çalışan karakterler olarak temsil ediliyor.

8- Dennis Hopper – Easy Rider (1969, ABD – İspanya)

İki maceraperest motorcu Amerika’nın güneyine doğru dumanlı bir yolculuğa çıkarlar. Yolculukları esnasında Amerikan ruhunu rüzgar gibi arkalarına alıp, ülkenin farklı yüzleriyle karşılaşırlar. Otostopçular, değişik mola yerleri ve hayatlarına girip çıkan her şey onları yollara daha fazla bağlar. Konuk oldukları hayatlardan, birlikte oldukları kadınlara, yaşadıkları problemlerden atlattığı tehlikelere kadar birçok ders çıkaran bu Rahat Sürücü’ler, Amerikan toplumunun bir portresini çizerken 60’ların özgür ruhunu da perdeye yansıtmayı başarıyor.

9- Jean Jack Annaud – Seven Years in Tibet  (1997, ABD – İngiltere)

Avusturyalı Heinrich Harrer, II. Dünya Savaşı yıllarında ülkesinden uzaklaşarak Himalayalar’a gider. Tibet yakınlarındaki yasak bölge Lhasa’ya ulaşan Harrer’ın aklı henüz hiç görmediği çocuğundadır. Tibet’e kaçan Harrer, burada çocuk yaştaki kutsal lider Dalai Lama’yla tanışır ve Tibet halkının Çin’den gördüğü zulme tanık olur. Dalai Lama ise halkının onurunu düşünmekte ve Harrer’ın da yardımıyla sürekli kendisini eğitme ve geliştirme çabasındadır. Dalai Lama ve Tibet çerçevesinde varoluş ve özgürlük yeniden tanımlanırken Brad Pitt ise oyunculuğuyla göz dolduruyor.

10- Gus Van Sant – My Own Private Idaho (1991, ABD)

Portland’ta geçen hikaye sokaklarda yaşayan iki erkek seks işçisinin hayatlarına ve aralarındaki ilişkiye odaklanıyor. Mike, ailesi tarafından terkedilmiş, hayatı sokaklarda geçmiş, sessiz bir gençtir. Aynı zamanda da narkolepsi hastasıdır. Öte yandan Scott, erkeklerle ve kadınlarla ilişkiye girmesine rağmen heteroseksüel olduğu konusunda ısrar eden, varlıklı bir ailenin oğludur. Onun için seks işçisi olmak, geçinmek için para kazanmak zorunda olan Mike’ın aksine sadece keyfidir. Gizliden gizliye Scott’tan hoşlanan Mike, annesini bulmayı kafasına koymuştur. Onu bulmak için Idaho’ya, oradan da İtalya’ya giden ikilinin bu yolculuk sonrası hayatları tamamen değişecektir. Queer sinemanın başarılı örneklerinden olan Benim Güzel Idoha’m, Shakespeare’in 4. ve 5. Henry oyunlarının modern bir uyarlaması olarak tanımlanıyor.

Böylece yol filmleri yolculuğumuz da burada sona eriyor. Üzerinde aktığı yola bir anlam katan, hayatı yola benzeten, arayışı yolda sürdüren ya da objektifini hayatların kesiştiği yollara çeviren yol filmlerini sizler için derledim. Listeye dahil edemediğim ancak küçük de olsa yol hikayeleri barındıran filmler tabi ki mevcut. Ancak kişisel görüşlerim doğrultusunda farklı noktalarda başarılı bulduğum filmler sonrasında bu liste ortaya çıktı diyebilirim. İçlerinden seçip filmleri izlemek isterseniz şimdiden iyi seyirler dilerim. Başka bir listede ve SineDosya’da görüşünceye dek hoşça kalın.

Bir Önceki SineDosya’ya Buradan Ulaşabilirsiniz

SineDosya #13 Yabancı Dilde Oscar Kazanmış 10 Film